Yükleniyor ...Eklenme February 24
Denizlerin karaları böldüğünü sanırız fakat durum hiç de öyle değildir. Sadece bazı denizler -İstanbul’daki gibi- karaların arasında durup karşı kıyıya bakma lüksünü bizlere sunar. Bir adaya bakmak değil ama! İçinden deniz geçen...
Eklenme February 24
Yolculuğa sabah çıkmayı, şehir uyanmadan yollara düşmeyi, günün ilk ışıklarında uçağın, trenin, otobüsün, vapurun kalkış saatini beklemeyi seviyorum. Ayılmak için herhangi bir kafeden veya büfeden, seçici olma lüksüne girmeden a...
Eklenme February 24
Tramvayı olan şehirleri seviyorum. Lizbon, Prag, San Francisco, Hannover, Zagrep, Amsterdam ilk aklıma gelenler. Beyoğlu’ndaki nostaljik tramvay da, üzerine saçma sapan reklam tabelaları asılana kadar benim için öyleydi. Tarihi bir dokuyu, bir nostaljiyi yerle bir e...
Eyfel’e Eteğinin Altından Bakmak
Eklenme February 24
Bir çocuğun, bir kadının eteğinin altından gizlice bakması gibi, Eyfel’in hemen dibinde durup onu seyretmek. Her açıdan farklı bir görkem! Bir sokaktan dönüp tüm ihtişamıyla karşımda belirdiği o anı unutmam mümkün değil. Yaklaştıkça heye...
Eklenme February 24
Sokak satıcılarının nesli tükeniyor farkında mısınız? Eskiden sokakta çok daha fazla sokak satıcısı görürdük. Direnenler var elbet. Mantar gibi çoğalan simit restoranlarına rağmen sokak simitçileri direniyor. Kestane, mısır, poğaça, tatlı, tavuklu ...
2 saniye farkla 2 farklı açı bariz bir hata nasıl yapılmış hayret...

Av Mevsimi ile birlikte şunu çok iyi anladım; Ustalar da yaşlanıyor !! Kimi zaman bu onlara yaramıyor değil hani…Clint Eastwood , Akira Kurosawa , Howard Hawks gibi yönetmenler, olgunluk çağlarında çok parlak filmlerle karşımıza çıkmışlardı.Ama Yavuz Turgul örneğinde de gördüğümüz gibi kimi zaman bu yaşlanma pek olumlu sonuçlar vermiyor.
Av Mevsimi’nde bu yaşlanmayı fazlasıyla hissettim dersem yalan olmaz. Belki de bunun en büyük nedeni, Turgul’u Turgul yapan kendi sinemasının dışına fazlasıyla çıkmış olması diyebilirim. İlla ki yönetmenler, özellikle kendi tarzını yaratmış ustalar da, yeni sulara yelken açacaktır. Ama eski gemiyi terk ederken, yanında bir şeyler götürmeyi de ihmal etmemeliler diye düşünüyorum.İşte Yavuz Turgul bunu ne yazık ki gerçekleştirememiş. Yönetmenin bir zamanlar “ Muhsin Bey, Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni, Gölge Oyunu, Eşkıya,Gönül Yarası” gibi filmlerinde dünyayı,tüm çirkinlikleri, haksızlıkları, her zaman kaybetmeye mahkum insanları, acımasızlıkları gözler önüne serdiği trajedi yüklü başyapıtlarından sonra, Av Mevsimi bana illa da “modern” olmak isteyen, kendisini geri plana atıp oyuncularını gösteriş aracı olarak kullanan, soluğu ve heyecanını bir ölçüde tüketmiş eski bir ustanın filmi gibi göründü.
Ne var ki, Turgul aslında az usta ve az zeki değil.Filmi geçmiş filmlerinin gölgesinden sıyırmak ve güncel kılmak için hiçbir fırsatı kaçırmıyor.Şener Şen gibi bir ustanın yanına, yeni neslin belki de en çok sevdiği kişisi olan Cem Yılmaz’ı koyuyor. Bu buluşma Türk sinemasının en büyük buluşmalarından biridir.Birçok kişi de eminim ki benimle aynı şeyi düşünmüştür. Ama bu büyülü buluşma ne yazık ki Turgul’un modernize film yapma çabalarından nasibini fazlasıyla alıyor. Öyle ki Şener Şen gibi bir ustanın belki de en tutuk, en geride kaldığı,hatta “keşke oynamasaydı” dediğimiz filmi oluyor. Kısacası bu filmle “Şener Şen’e gerçekten yazık oldu” demekten kendimi alamıyorum.
Uzakdoğu’nun en büyük yönetmen-oyuncularından olan TakeshiKitano ‘nun, geçmişte ülkesinin en ünlü stand-upçısı??? olduğunu kaç kişi biliyor bilemiyorum ama onun şimdi ki filmlerine ve çizdiği karakterlere bakarsak buna kimsenin inanamayacağı aşikar. Cem Yılmaz da bu filmle beraber komik adam karakterinden, sert adam karakterine doğru U dönüşü yapıyor ve kırılganlıkla delilik arasında bir yerlerde duran bir kimliği canlandırıyor. Belki de yönetmenin filmle ilgili en büyük artısı bu oluyor. Ama bu artı maalesef düşüncede kalıyor. Çünkü Cem Yılmaz, mevkii dışında oynatılan futbolcu gibi rolünde çok fazla sırıtıyor. En sert olduğu sahnelerde bile her an kameraya dönüp “ceee!!” diye mimik yapacakmış izlenimi veriyor. Hele ki vurulma sahnesindeki akıllara zarar oyunculuğu gerçekten facia.Ben yinede sert rollerin adamı olması konusunda umutluyum.İlk denemede bu kadar aksamış olması normal. Bu tarz rolleri oynadıkça, kendini yeni yeni kimliklere soktukça, iddia ediyorum ki geleceğin Şener Şen’i olacaktır.Uzun lafın kısası benim için Şener Şen’in veliahdı olabilecek tek aktör Cem Yılmaz’dır.
Klasik polisiye filmlerin giriş kısmı nasıldır bilirsiniz.Önce bir ceset bulunur daha sonra katilin peşine birileri düşer… Av Mevsim’de aynı bu çizgide başlıyor. Bu sefer ceset değil, kesik bir el bulunuyor.Ama bu el yabancı filmlerde gördüğümüz, kesik ellerin çok ötesinde bir el.Yıl olmuş 2010... Yabancılar kıyamet filmi çekiyor, yerin altını üstüne getiriyorlar ama biz daha kesik bir eli bile inandırıcı yapamıyoruz. El el değil sanırsınız Roberto Carlos’un baldırı. Sözüm ona bir de kadın eli. İşte bu el, bütün ekibin hayatını sözde değiştiriyor. Bundan sonra olaylar öyle bir gelişiyor ki, ne nedir, kim kimdir daha biz anlamadan perde de akıp gidiyor. Yavuz Turgul, ilk defa bir filminde bu kadar çok yan karaktere yer vermiş diyebilirim.Ama hiçbirinin dişe dokunur bir katkısı yok. Özellikle Okan Yalabık’ın oynadığı Hasan karakteri hem oyunculuk hem de işleyiş bakımından tam bir felaket. Yalabık’ın “haç kafilesini kaybetmiş hacı gibi” şaşkın şaşkın dolaşması izleyenleri bir yerden sonra sıkıyor.Melisa Sözen, İdris’in eski karısı Asiye rolünde sade bir oyunculuk çıkartıyor.Mahir İpek ve Murat Serezli Amir rollerinde abartılı oyunculuklarıyla “acaba yanlış filmin çekimlerine mi geldiler?” diye düşünmeye sevk ediyor. Battal Çolakzade rolü ile Çetin Tekindor, bir kere daha şiveli konuşmasıyla perdeye geliyor. Şivesiz konuşmasını bilmesem, hep şiveli konuştuğunu sanacağım. Neden hep şiveli konuşan karakterleri canlandırıyor anlayamıyorum. Tekindor kısa rolüne rağmen filmin en güzel sahnelerinden birine imza atıyor. Şener Şen ile evin bahçesinde karşı karşıya geldikleri sahne… İki avcının karşılaşması, doğrusu oldukça etkileyici… İki adamın da gerçek anlamda birer dramı ve onları çok iyi tanımamızı, giderek sempati duymamızı gerektiren birer öyküleri var. Ancak Turgul’un senaryosu ne yazık ki buna müsaade etmiyor. Film genelde beklenen yönde, öngörülebilecek gelişmelerle ilerliyor. Böyle olunca Şen ile Tekindor’un ayaklarına pranga vurulmuş gibi oluyor. İkisi de karşılıklı döktürecekleri bir filmde, bir adım bile ileri gidemiyorlar.
Film bu tür filmlerin öngördüğü tuzakların hepsine düşüyor dersek yeridir. Gerçeklik duygusu zedelenmese de, yapay etkiler sağlama kolaycılığına sıkça başvuruyor.İdris’in karısı ile problemleri, Hasan’ın çömezliği ve giderek ruhsal durumunun bozulması, sürekli dırdır eden amirler ve daha 30. dk. da tahmin edebildiğimiz, sözde sürpriz son. Bütün bunların yanına kameranın, müziğin ve kurgunun hikayenin özünü ikinci plana düşürmesini de eklersek elde çok fazla bir şey kalmıyor.
Türk sinemasına doğrusu pek unutulmayacak yenilikler armağan etmeyen bu modernize Yavuz Turgul filminin elbette alkışlanacak öğeleri de var. Bunların başında, usta görüntü yönetmeni Uğur İçbak’ın nefis görüntüleri geliyor. Fotoğraf tadında ki kareleri, solgun renk kullanımı çok başarılı. Özellikle Cem Yılmaz’ın yemekte söylediği Karadeniz türküsü, şimdiden Türk sinemasının en güzel karelerinden birisini oluşturmuştur. Bir diğer unsur, sanat yönetmenliği… Beyoğlu,büyük yüksek tavanlı tarihi evler,gece kulüpleri… Bütün bunlar Turgul’un geçmişini filme yansıtan yegane şeyler. Bütün filmlerinde olduğu gibi sanat yönetmenliği her zamanki gibi çok başarılı. Ve filmin müzikleri… Müzikler yer yer filme klip havası katsada çok başarılı olmuş diyebilirim.
Uzun lafın kısası Av Mevsimi, sık sık devamlılığı kesilen,anlatımı bütünlenememiş, pek başarılı olmayan bir film denemesi. Türünün en başarılı örneklerini çıkartan Uzakdoğu sinemasından da, Hollywood’ un klasikleşmiş polisiyelerinden de çok ama çok uzakta. Filmin sonlarına doğru tek düşüncem “film bitse de kendimi dışarı atsam; ulan bir de bu saatten sonra dolmuş bulabilir miyim? “ oldu.
Umarım Yavuz Turgul kendi tarzını değiştirmeden ve bir 5 yıl daha bizleri bekletmeden , tekrar beyaz perdeye döner.
Tamerking 2010

Yapım: 2009 ~ Türkiye
Tür: Komedi , Korku
Oyuncular: Şafak Sezer , Ali Sürmeli , Mustafa Üstündağ , Aydemir Akbaş ,Bülent Şakrak
Yönetmen: Atıl İnaç , Korhan Bozkurt
Senaryo: Şafak Sezer
Yapımcı: Şenol Zencir , Selin Altınel
Görüntü Yönetmeni: Selahattin Sancaklı
Dağıtım: Özen Film
Filmin Websitesi: http://www.kutsaldamacana2.com/
Gösterim Tarihi: 22 Ocak 2010 (Türkiye)
Konusu :
Fikret, eski mesleği olan gemiciliğe dönmüş, tayfa olarak çalıştığı gemiyle uzak denizlere açılmıştır. Gemi Hint okyanusunda seyrederken Somali’li korsanların saldırısına uğrar, korsanlar gemiyi ele geçirir, Fikret denize atlayıp kaçar.
Ertesi gün Fikret baygın bir halde Hindistan sahilinde bir kumsalda karaya vurur. Bir kaç hintli köylü Fikret’i bulur, tedavi etmek için yakınlardaki bir Budist tapınğına götürürler.
Aradan beş ay geçer, Fikret sağlığına kavuşur, tapınakta eğitim gören Serkan adındaki bir Türkle tanışıp arkadaş olur.
“Ferrari’sini Satan Bilge” tadında ki Serkan, Fikret’in karakterine ve hayata bakış biçimine hayran olmuştur.
Disiplin gerektiren tapınak hayatına uyum sağlayamayan Fikret baş rahiple tartışır, baş rahip Fikret ve Serkan’ı tapınaktan kovar.
Fikret ve Serkan Türkiye’ye dönerler. Serkan bir kaç gün misafir etmek için Fikret’i çiflik evine davet eder.
Serkan’ın Anne ve Babası tatildedir. Fikret, Serkan ve Serkan’ın ablası Melis o geceyi birlikte geçirirler. Fikret Melis’den çok etkilenmiştir.
Ertesi sabah Fikret arkadaşı Müjdat’la buluşur. Müjdat okula öğrenci taşıyan bir minibüsün servis şöförlüğünü yapmaktadır.
Müjdat bu işin yanı sıra Fikret’le birlikte haciz malların satıldığı Yed’i Emin Deposundan mal alıp-satmayı planlamaktadır.
Fikret ve Müjdat buluşup ihalelerin yapıldığı depoya gelirler, açık arttırmaya girerler, eski bir tablo ve heykelcikten oluşan iki parça eşyayı alıp çıkarlar.
Fikret ve Müjdat o gece Müjdat’nin evine giderler. Uyumak için yatağa girdiklerinde o gün açık arttırmadan aldıkları tablonun içindeki kurt, tablodan çıkar, Müjdat’ın içine girer.
Ertesi gün Fikret ve Müjdat antika tabloyu satmak için Serkan’ın çiftlik evine giderler. Müjdat içine giren kurtun etkisiyle yavaş yavaş Kurt Adama dönüşmeye başlar. Fikret bu değişimi kavrayamaz ve kıllarından kurtulması için Müjdat’ı banyoda gizlice tıraş eder.
Yıl 1980 ... Sadık (Fikret Kuşkan) gazetelerde yazarlık yapmaya çalışan ama siyasi görüşleri nedeniyle yazıları yayınlanmayan bir gazetecidir. Eşi hamiledir ve doğacak çocuklarını sevgiyle beklemektedirler. Yalnız doğum onları çok ters bir zamanda yakalar.80 darbesinin sabahında eşiyle sokak ortasında kalakalır.Hiçbir yardım gelmediği için eşi kan kaybından bir parkta can verir.Yeni doğan oğluyla yapayalnız kalan Sadık'ı zor günler bekler.Darbeyle beraber bütün siyasi yazarlar hapise atılır.Buralarda ağır işkenceler görür.Hapisten çıktığında ise oğlu Deniz bir yaşına gelmiştir. Oğluna kol kanat geren Sadık onu çizgi romanlarla , masallarla büyütür. Küçük Deniz bütün olayları kendi hayallerinde yaşamaktadır.Babası onun kahramanıdır ve onu bütün kötülüklere karşı koruduğuna inanmaktadır.
Günün birinde Sadık oğlu Deniz'i de alarak yıllardır konuşmadığı babasının çiftliğine gider.Babası yıllar önce evi terk ederek İstanbul'a giden oğlunu hiçbir zaman affetmemiştir.Küçük Deniz bütün aileyi bir araya toplamaya yetecek midir?
Filmin konusu böyle.. Ama her şey burada yazılanlar kadar basit değil. "Nesi basit değil" dediğinizi duyar gibiyim.. Çünkü buna benzer belki de onlarca film seyrettik.Evet.. Belki de onlarca böyle film seyrettik.. Ama inanın bana bu filmde ki oyunculuklar gibi oyunculuğu hiçbirisinde görmedik.. Bu kadar mı etkili , bu kadar mı içten oynanır yaa.. Hiç mi kötü oynayan oyuncu olmaz aralarında.. Vallahi de billahi de oyunculuklardan bir tanesine bile kötü bir söz söyleyemiyorum.. Çünkü bu filmi bu kadar mükemmel yapan onlar.. Yıllarca unutulmayacak bir oyun çıkartıyorlar.. Hele bir babaanne rolüyle Hümeyra var ki sormayın gitsin.. Bir zamanların şarkıcı Hümeyra’sı ve Türk sinemasının unutulmaz oyuncularından birisi olarak bu filmle adeta zirvenin zirvesi yapıyor.. İnanılmaz oynuyor.. Ben şimdiki neslin Hümeyra’yı Avrupa Yakası dizisiyle tanımış olmasına çok üzülüyorum.. Asiye Nasıl Kurtulur , Kırık Bir Aşk Hikayesi , Mine gibi unutulmaz filmlerde rol alan Hümeyra’yı acaba kaç kişi yakından tanıyor.Sinemaya şarkıcılıktan geldiğini kaç kişi biliyor.. Az önce saydığım filmlerde oynadığını kaç kişi biliyor.. Üzülüyorum gerçekten .. Böyle büyük bir yetenek niye ön plana çıkmıyor .. Ama bu filmi yani Babam Ve Oğlum’u ne kadar çok seyreden olursa o kadar çok kişi Hümeyra’yı daha yakından tanıyacak ve o kadar çok seveni olacak.. Hümeyra’nın inanılmaz oyunculuğunu görmek için bile bu filme defalarca gidilir..
Çetin Tekindor…. …. İnanın ne yazacağımı bilmiyorum… Ama şunu söyleyeceğim birazda utanarak.. Ben bu adamın bu kadar mükemmel oyuncu olduğunu bilmiyordum.. Hep önyargıyla bakıyordum.. Ama oynadığı rolle resmen suratıma tokat yemiş gibi oldum.. İnsan oğluna duyduğu öfkeyi ve ona duyduğu inanılmaz sevgiyi bu kadar mı güzel yansıtır perdeye.. Müthiş ki ne müthiş… Yaa Şerif Sezer?? Yılların eskitemediği büyük bir oyuncu daha.. Ve yine inanılmaz bir oyunculuk.. Fikret Kuşkan’a ne denmeli.. Bu kadar mı içten bu kadar mı yürekten oynanır.. Bir insan perdeye bu kadar mı güzel gider.. Ama bir çocuk oyuncu var ki.. adını filme resmen altın harflerle yazdırıyor… Bu çocuk rol kesmiyor.. resmen yaşayarak oynuyor.. Bacak kadar boyuyla “acaba bu çocuk değil de film hilesiyle birisini küçülttüler de o mu oynuyor” diye düşünmeden edemiyorsunuz.. Yaa filmdeki oyunculukları öve öve bitiremem ben.. Hayatımda seyrettiğim nadir filmlerden birisidir bu film.. Resmen bütün oyuncular bütünleşmiş… Oynamıyorlar sanki.. Hepsi rollerini yaşıyor.. Yazımın başında da belirttiğim gibi .. Öykü çok bilindik bir öykü.. Ama bilindik bir öyküyü oyuncuların unutulmaz performansı sayesinde büyük bir zevkle seyrediyoruz..
Çağan Irmak’a deyinmeden olmaz.. Hem senaryosuyla hem de inanılmaz yönetmenliğiyle adeta ben buyum diyor.. Filme öyle bir tempo veriyor ki seyirci bir an bile nefes alamıyor.. Resmen bir şey gelip boğazınıza takılıyor.. Tam hıçkırıklara boğulacakken her arabesk yönetmenin yapmadığı şeyi yapıp bir anda tempoyu düşürü veriyor.. Her hüzünlü sahnenin sonuna bir espri yerleştiriyor.. Yani insanları hıçkırıklara boğmak elindeyken bir anda bu kadar yeter diyor.. Ve izleyenler ağlamakla gülmek arasında bir yerde kalıyor.. Ama şu yanıltmasın sizi.. Çağan Irmak tempoyu ne kadar düşürmek isterse istesin seyirciler helak oluyor.. Ben hayatımda şimdiye kadar böyle bir şey görmedim.. Bütün sinema.. Ama bütün sinema ağlıyordu.. Şöyle bir dönüp etrafıma baktım.. İnanın bana ağlamayan bir kimse yoktu.. Hatta ağlamanın yanında hıçkırıklara boğulanlar bile vardı..Böyle bir sahneyi hayatım boyunca gördüğümü hatırlamıyorum.. Gönül Yarası’na duygusal film diyordum.. Ama bu filmdeki duygusallık neredeyse Gönül Yarası’nı ikiye katlar.. İşte bunun tek nedeni perdede ki oyuncuların inanılmaz performansı ve Çağan Irmak’ın inanılmaz kurgusu..
Bu filmde ki oyunculukları yazın bir kenara.. Çünkü Antalya Film Festivalin de bu oyuncuların dışında birilerine ödül giderse ben artık o festivale azda olsa olan bütün saygınlığımı kaybederim.. her şeyiyle dört dörtlük bir film.. Sakın ama sakın kaçırmayın..
Yönetmen: Matthijs van Heijningen Jr.
Senaryo: Eric Heisserer, John W. Campbell Jr.
Oyuncular: Mary Elizabeth Winstead, Joel Edgerton, Ulrich Thomsen
Bilindiği üzere, orjinali 1982 tarihli John Carpenter klasiğidir ve kültün ağababasıdır.
Ben bu filmi seyretmeye başlamadan önce bunun bir yeniden çevrim olduğunu düşünmüştüm ama yanılmışım. Çünkü bu bir prequel, yani Carpenter'ın filminde geçen olayların öncesini/başlangıcını anlatıyor.
Carpenter'in filminin girişinde tanıştığımız Norveçli bilim adamlarının başına gelenler bu yeni filmin konusu. Yönetmen çok hoş bir şekilde filmi getirip, finalde Carpenter'ın filmine bağlıyor. Ancak bunu daha iyi anlayabilmek için; krediler akmaya başladığında filmi bırakmamanız gerekiyor, benden uyarması…
Bu tip yapımlara genellikle dudak bükerek yaklaşan önyargılı bir organizma olmakla beraber film gayet iyi. Bilim kurgu/gerilim türlerinden hoşlananlar, hayalkırıklığına uğramayacaktır en azından.
Gayet özenli bir iş çıkartmış ekip. Carpenter'ın filmiyle kurulan bağlantılar çok iyi, mantıklı ve ikna edici. Özellikle ilk filmdeki mekanları aynen tasarlayıp uygulamalarını; filme inandırıcılık katması bakımından takdir ettim.
Oyunculuklar da gayet iyi... Özellikle "Death Proof" ve "Final Destination 3" filmlerinden hatırlayacağımız Mary Elizabeth Winstead hem güzelliğiyle hem de oyunuyla iyi durmuş filmde...
imdb notu an itibariyle 6.4, bu notun sebebinin Carpenter'e sadakat olduğunu düşünüyorum, bence daha fazlasını hak ediyor. Ben kafadan 7,5 veriyorum.
Trailer aşağıda…
http://www.youtube.com/watch?v=UKjErC2JLQc